Hakkımda
Bağlantılarım
*
*
*
*
Kategoriler
Arkadaşlarım
|
Kürt Olmak
Kürt bir arkadaşımla yaptığımız söyleşiden kâğıda dökülenler; Arkadaşıma ilk olarak, “Anadil sorununu nasıl yaşadın?” diye bir soru yönelttim. Onun cevabı da şöyle oldu: — “İlkokula başlayana kadar Türkçe bilmiyordum. Çevremde o zamana kadar bir tane bile Türkçe bilen olmadığı için bilmem de mümkün değildi zaten. Köyümüzde okul olmasına rağmen, öğretmen olmayışı yatılı okulda okumaya mecbur bıraktı beni. Türkçe bilmediğim için öğretmen ve arkadaşlarımla iletişim kuramıyordum. Bu yüzden de Kürt düşmanı öğretmenim ve okul müdürüm tarafından çok dayak yedim. Türkçeyi öğrenmem çok zor oldu.” Arkadaşımın bu sözlerinden de anlıyoruz ki, Kürtler dışlanmaya daha ilkokul sıralarından başlıyorlar ve bu dışlanmalar her koşul ve konumda karşılarına çıkıyor. Bunun yanı sıra aklımıza bir soru takılıyor. Kürtler neden anadillerinde eğitim alamıyorlar? İngilizce okullarda zorunlu ders olarak karşımıza çıkıyor, fakat Kürtler anadillerinde eğitim alamıyorlar. Bu da işin ayrı bir düşündürücü kısmı… Yetkililerden en kısa zamanda bunun cevabını bekliyoruz. Arkadaşıma bir de yaşadığı yoksunluk ve yoksullukları sordum. Şöyle yanıt verdi; —“ekonomik açıdan şimdiye kadar hiç iç açıcı şekilde yaşamadım. 8 yaşından beri çalışıyorum. Muş’un Kıllındar Köyü’nde yaşıyorduk. Devletin Kürt coğrafyasını yok saymasının sonucunda gerek eğitim gerek maddi sıkıntılar nedeniyle Bulanık ilçesine göç etmek zorunda kaldık. İlçede tarımla (pancar ekimi) ile uğraştık. Önceleri ekim serbestken, devletin getirdiği kota sistemi ekonomik yaşantımızı iyice çıkmaza soktu. Bu kez de İstanbul’a göç etmek zorunda kaldık. Ayakkabı boyacılığı, hamallık yaptım. İnşaatlarda ve çeşitli iş yerlerinde çalıştım. Kürt olduğum için her yerde olduğu gibi çalıştığım yerlerde de büyük sıkıntılar yaşadım.” Kürtlerin yaşadığı yoksunluklarla ilgili söyleyecek çok şeyler var elbet. Ama bunlar bile Kürtlerin ne kadar zor ve ağır koşullarda yaşamlarını sürdürdüğünü anlatmaya fazlasıyla yetiyor diye düşünmekteyim. İnsanları dili, dini, ırkı ne olursa olsun ayrım yapmak hangi kitapta, hangi yasada yazıyor? İnsanların yerine getirmekle yükümlü olduğu ilk insanlık kuralı, herkese eşit hak ve özgürlükler çerçevesinde muamele göstermektir. Bu kural elbette insan olanlar için geçerlidir. Duygu Oruç |
Tarih: 05:02, 7/11/2009 Kategori: SIYASET |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Kırık Yıl Önce Kırk Yıl Sonra Rıfat Ilgaz
Kırk Yıl Önce Kırk Sonra “…12 Eylül döneminde Cide’de gözaltına alınan sanatçının başından neler geçmemiştir? Kolay değil. 1940’larda başlayan gözaltına alınma, tutuklanma, yargılanma öyküsü, 1980’lerde de sürmüştü. Yeryüzünde kaç şair ya da kaç yazar var ki kırk yıl bu çileye katlanmış olsun. “ (Ilgaz 9) Rıfat Ilgaz, Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra adlı kitabında 1940’larda başlayıp, 1980’lere kadar süren gözaltı, yargılanma ve tutuklanma öyküsünü anlatıyor. Legal ya da illegal hiçbir örgüte mensup olmayan Rıfat Ilgaz, 1944 yılının Ocak ayında yayımladığı Sınıf adlı kitabında komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle cezaeviyle tanışmıştır. 6 ay hapis cezasına çarptırılan yazar, cezaevinden çıktıktan sonra öğretmenliğini kaybetmiştir. Bununla birlikte ikinci mesleği olan gazeteciliği de elinden alınmıştır. Zaman zaman şairler listesinden silinmiş, dergilerden, antolojilerden çıkarılmıştır. Şiir kitapları toplattırılmış, birçok şiirine daha soruşturma açılmıştır. Yazarın komünizm propagandası yaptığı iddia edilen kitabının adını taşıyan Sınıf adlı şiiri şöyledir: SINIF Bizim kadar Feyzi Hoca da yaka silkerdi Kadıoğlu’ndan; kime çekmiş derdi, bu Yezit… Öyle ya, iyi adamdı babası, kapısı açıktı otuz Ramazan memleketin ileri gelenlerine. Alikıran, baş kesendi, sınıfta, lafı ağzımıza tıkar zorla dinletirdi, ineklerinin kaçar kova süt verdiğini, ve motorlarının Gül cemali nasıl geçtiğini, Çaltıburnu’nda. Ve sen, gözünü budaktan esirgemeyen Halil’im, kıyı kıyı kaçardın sohbetimizden yemek paydosunda bizden saklı bir baş soğanı yoldaş ederdin saçta pişmiş mısır ekmeğine. Her salı sergi açardın cami önünde, tuz satar yumurta toplardın Gümrükçünün hesabına. Biz aynı gün hesaplardık hocamızla şu kadar bin liranın ne getirdiğini, şu kadar senede. Ertesi gün karşımızda kıvırırdın yarım ekmekle, çarşı helvasını. Benim yumruğuna sıkı Halil’m, çekerdin sineye Kadıoğlu’nun yakası açılmadık küfürlerini. tuhaf gelirdi uysallığın, nerden bilecektim onların çiftliğinde babanın yanaşma olduğunu. (Ilgaz 18) Rıfat Ilgaz, savunmasında bu kitapta solcu fikirler hakkında propaganda yapmadığını, kendisinin realist bir şair olması nedeniyle toplumun bugünkü hayatından bazı parçaları yansıttığını, kitabına Sınıf ismini vermekle toplumsal sınıfları değil, öğretmen olması nedeniyle okul sınıfını kastettiğini bildirmiştir. Fakat savunması gerçeğe uygun görülmemiştir. Rıfat Ilgaz’ın Sınıf isimli şiirle başlayan öyküsü şu şekilde devam eder: Yazar, 1974 yılında, emekli olduktan sonra doğduğu memlekete, Cide’ye yerleşir. Cide’de öğretmen ve öğrencilerle beraber çeşitli etkinlikler düzenler, güzel şeylere imza atar ve olumlu tepkiler alır. Bunun yanı sıra siyasi kimliği nedeniyle olumsuz tepkilerle de karşı karşıya kalır. 12 Eylül dönemidir. 29 Mayıs 1981’de Yıldız Karayel adlı romanının son sayfalarını yazarken, Rıfat Ilgaz’ın gözaltı ve yargılanma süreci yeniden başlar. Önce gözleri bağlı, elleri kelepçeli Cide Jandarma Komutanlığı’na götürülür. Gözaltına alınan yalnızca Rıfat Ilgaz değildir, onunla görüşen herkes, öğretmenler, öğrenciler, dostları da gözaltına alınır. Ardından Ilgaz’ın Kastamonu Mezbahası diye nitelendirdiği büyük bir binanın bahçesine giderler. Burada bir yazıcı, teslim aldığı kişilerin bilgilerini yazmaktadır. Görevli, Rıfat Ilgaz’ın kimlik bilgilerini kaydettikten sonra, suçunun ne olduğunu sorar. Ilgaz ve yazıcı arasında şu konuşma geçer: “—Bunu benden mi soruyorsun, benim sizden sormam gerekmez mi? —Olmaz, bir şey yazmam lazım. —Benden öncekilere ne yazdıysan onu yaz. —Bir şey yazmam lazım. Sen nesin? Ne iş yaparsın? “Ben Türküm, Müslüman’ım, öğretmenim, yazarım desem, yeniden soracaktı. O içinde biraz da itiraf karışımı suç arıyordu, bir kâtipti bir ibrikçi başıydı kendince” diye düşündü. —Yaz. Sosyalist, başka vereceğim bir yanıt yok. (Ilgaz 62) Tutanak tutulduktan sonra yeniden yola çıkılır, Rıfat Ilgaz cezaevine götürülür ve bir koğuşa kapatılır. Ertesi gün sorgusu başlar. Sorgudan sonra Rıfat Ilgaz muayene edilir. Doktor, Ilgaz’ın hasta olduğunu, hastaneye yatması gerektiğini söyler ve Ballıdağ Sanatoryum’una yatırılır. İki aylık bir tedavi için burada yatması gerekmektedir. 1 Haziran’da Rıfat Ilgaz’ın gözaltı süresi sona erer. İki aylık tedavi sürecini de tamamladıktan sonra sanatoryumdan taburcu olur. Yine tutar memleketi Cide’nin yolunu. Direnerek yaşamış ve yazmış olan Rıfat Ilgaz, kitabında mizahi bir üslup kullanmış, anlam kargaşasına yer vermemiştir. Olaylar karşısında objektif davranmış ve olayları anlatırken abartıya yer vermemiştir. Yaşadıklarını bütün gerçekliğiyle kaleme almış, tamamen hatırlayamadığı olayların ve zamanların altını çizerek, hata payı olabileceğini vurgulamıştır. Eserde, Rıfat Ilgaz’ın kendi fikirlerinin yanı sıra olaylar hâkimdir. Hatta eserde kendi fikirleri hiç yok denecek kadar azdır. 12 Eylül faşizminin bütün anti demokratik uygulamalarına ve baskılarına hiçbir sosyalist gibi, Rıfat Ilgaz da boyun eğmemiştir. Düşünmenin suç sayıldığı yurdumuzda, sosyalist kimliğini korumuş ve düşüncesini gerek sorgularda, gerek eserlerinde daima dile getirmiştir. Rıfat Ilgaz bunu şu sözleriyle ifade ediyor: “1940’lardan sonra demokrasiyi meydan nutuklarıyla geliştirmiştik. Demokrasi kahramanlarını halkımız, coşku içinde taşıyordu omuzlarda. Birkaç ilimizde arabalarıyla birlikte omuzlanan belli kişiler, halkı öylesine kendi malı olarak görmeye başlamışlardı ki araya hiçbir okur yazar giremez olmuştu. Biz bu dönemde de ürünlerimizi vermekten geri kalmış değildik.” (Ilgaz 101) Devlet, fişli yazar Rıfat Ilgaz’ı 1940’lardan 1980’lere kadar hiç unutmadı. Onun gölgesi gibi her an yanı başındaydı. 2 Temmuz 1993 Madımak Katliamı’nın acısına ve bu vahşetin utancına dayanamayan Rıfat Ilgaz, 7 Temmuz 1993 yılında aramızdan ayrıldı. Devlet, Rıfat Ilgaz’ı yeryüzünden ayrılınca fişli yazarlar listesinden sildi, ama biz en iyi sosyalist yazarlar listesinde yaşatmaya devam edeceğiz. Kaynaklar Rıfat, Ilgaz. Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra. İstanbul: Çınar Yayınlar, 1992. Duygu Oruç |
Tarih: 04:57, 7/11/2009 Kategori: EDEBIYAT |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
AKP EĞİTİME DE ZARARLI
AK Üniversite AŞ.’de Fırsatlar Tükenmiyor AK Üniversite AŞ. durmadan yoluna devam ediyor ve eğitimde reforma gidiyor. AK Üniversite AŞ’nin eğitimde reform planı, AK Üniversitesi AŞ. yetkililerince şöyle açıklandı: ü Okullarda kontenjanlar artırılacak, beraberinde üniversiteye girenlerin sayısı da artacak, ü Her üniversite mezunu iş bulamayacak. ü İşsizlik problem değil, zaten biz bunu kendi rakamlarımızla ortaya koyduk. İşsizlik, şimdi de problem değil, sonra da olmayacak. ü Öğrencilerimizin barınma sorununu da çözdük. Sevgili öğrenciler artık evsiz barksız kalmayacaksınız. Sizlere en uygun fiyatlarla, en konforlu “delux” öğrenci yurtlarımızın kapılarını açmış bulunmaktayız. Durmadık, yorulmadık. Dünyanın dört bir yanına sizler için cemaat yurtlarımızı yaptık. Kontenjanımız sınırsız olup, kapımız herkese açıktır. ü Eğitim kurumlarının yerini eğitim ticarethaneleri alacaktır. ü Bundan sonra parası olan okuyacak, parası olmayan anasını da alıp gidecektir. Biraz da mizaha ihtiyacımız olduğunu düşünerek yazıya böyle bir giriş yapalım, bir de Nasreddin Hoca edasıyla güldürürken düşündürelim dedik. Mizahi bir dille anlatmış olsak da, bu yazılanların gerçeğin ta kendisi olduğunu önemle vurgulamak gerekir. Eğitim kurumları ticarethaneleşmeye başladı. Birçok şehirde bu kadar çok öğrenciyi kaldırabilecek yurt altyapısı maalesef ki mevcut değil, özel yurt ya da evde yaşamak ise oldukça pahalı. Haliyle öğrenciler geriye kalan tek seçenek olan tarikat yurtlarını seçmeye mecbur kalıyorlar. Böylece öğrencilerin çaresizliği, iktidardakileri amaçlarına ulaştırmış oluyor. İktidar demişken, Tayyip Erdoğan’ın Dokuz Eylül Üniversitesi’nde yapmış olduğu bir konuşma geldi aklıma. Erdoğan; “her üniversite bitiren iş bulacak diye bir şey yok.” demiş ve kendilerince ortaya koydukları rakamlarla işsizliğin problem olmadığını iddia etmiş. O zaman Başbakan’a sormak lazım. Bunca insan, bizi teğet geçmeyen kriz sürecinde bir yığın sıkıntı ve yoksunlukla mücadele ederek aldığı diplomasını, çerçeveletip evinin duvarına asmak için mi bu kadar emek sarf etmekte? İşsizliğin problem olmadığını iddia edişine gelince de, “Sen şaka mısın?” demekten başka bir şey gelmiyor içimden. Duygu Oruç 25.10.09 |
Tarih: 17:42, 27/10/2009 Kategori: SIYASET |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
İktidar Tecrit Edilmeli
Kimi on sekizinde, kimi ellisinde, kimi işçi, kimi işsiz, kimi öğrenci, kimi öğretmen. Ama hepsi F tipi tecrit hücrelerinde bulunan devrimci tutsak. Neden mi tutsaklar? Polis terörüne, baskısına boyun eğmedikleri için tutsaklar. IMF’nin sömürü politikalarına, AB ve ABD’nin kuklası haline gelen iktidara karşı çıktıkları için, hak ve özgürlük mücadelesi verdikleri için tutsaklar. Öncelikle şunu belirtmek istiyorum. Bu yazıyı F tiplerinde yaşanan gerçeklerin bilinmesi, bu yaşananların başkalarına aktarılması ve her şeyden önce, F tipine, tecrite dur dememiz gerektiği için yazıyorum. F tiplerinde neler oluyor, devrimci tutsaklar neler yaşıyor? F tiplerinde kaldığınız hücreler tek ya da üç kişiliktir. Hiç kimseyle konuşamaz, kimsenin yüzünü göremezsiniz. Acil rahatsızlıklar sebebiyle revire çıkmak isteyip ret cevabı almak, doktor yüzü göremeden ölmek, tutsakların doktor tarafından kovulması F tiplerinin olmazsa olmazlarındandır. Bunlar sadece birkaçı. Durumu anlamak için diğerlerini yazmanın gereği yoktur, bunları belirtmek koşulların ne kadar kötü ve insan dışı olduğunun kanıtıdır zaten. F tipi cezaevlerindeki tecrit uygulaması, kuşkusuzca insan hakları ihlalidir. Kişinin bedensel, ruhsal ve toplumsal sağlığı devlet eliyle zedelenmektedir. Tecrit, kişinin psikolojik, biyolojik ve sosyal bütünlüğüne saldırıdır. F tipi cezaevleri insanlık dışıdır ve sistemin devrimcilere, solculara karşı kullandığı işkence biçimidir, psikolojik savaştır. Eğer sistem kendisini korumak istiyorsa, bunu işkence ve psikolojik savaşa başvurmadan mertçe yapsın. Bizim gibi, sosyalistler gibi mertçe versin mücadelesini. Sistemin sosyalistlere uyguladığı bu işkence ve psikolojik baskı politikası sadece vasıfsızlık ve korkaklıktan ibarettir. Devrimci tutsaklar özgür bırakılmalı, vasıfsız ve korkaklar tecrit edilmelidir. “DEVRİMCİ TUTSAKLARA ÖZGÜRLÜK, İKTİDARA TECRİT...” Duygu Oruç Özgürlük Yolcusu 18.10.09 |
Tarih: 17:40, 27/10/2009 Kategori: SIYASET |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Bir Ülkede İki Dünya
Bu ülkede iki dünya var. Biri halkın dünyası, diğeri sermayedarların dünyası... Birinde krizden kan ağlayanlar, öbüründe “hamdolsun kriz bizi teğet geçti.”diyenler var. Halkın dünyası günden güne yoksullaşıyor, diğerleri karlarına kar katıyor. Halkın dünyasında işsiz sayısı her geçen gün biraz daha artıyor, hala işi olanlar da maaşlarını alamıyorlar. Ücretli kölelik, ücretsiz ve zorunlu köleliğe dönüşüyor. Onlar tedavi olamıyor, çünkü AKP’nin ticarethane haline getirdiği sağlık kurumlarına verebilecek paraları yok. Bu yüzden hep sağlıksızlar. Halkın dünyası eğitimden de yoksun, çünkü AKP, eğitim dünyasını da ticarethaneye çevirdi. Halkın dünyası iş, eğitim, sağlık hakkı olmayan, sermayedar olmadıkları için, toplumsal yaşamdan dışlanan, haksızlığa uğrayan insanlardan oluşuyor. Sermayedarlar, halkın dünyasının, bizim dünyamızın gün geçtikçe kötüye gitmesini mutlulukla izleyip, yaptıkları eserle gurur duyuyorlar. İçinde bulunduğumuz dünya yaşamımızı zorlaştırsa da, geleceğimiz ve aydınlık günler için mücadeleye devam edeceğiz. Bütün haklarımız için, (eğitim, sağlık, iş…) Alevi- Sünni, Kürt-Türk ayrımlarının ortadan kalktığı, kardeşlik ve barış içinde, savaşsız, sömürüsüz, AKP’siz bir dünya için mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğiz. Bir ülkede, iki dünya olmasına izin vermeyeceğiz. Bu ülke işçinin olacak. Bu ülke emekçinin olacak. Bu ülke halkın olacak. Duygu Oruç Özgürlük Yolcusu 18.10.09 |
Tarih: 17:39, 18/10/2009 |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
SUÇLUYUM, TESLİM OLMUYORUM
Gecem gündüzüm yoktur, Ben hep güneşi yaşarım. Karanlığı sevmem, Yıldızları görmeden de edemem. Tanrım yoktur benim, Sosyalizme tapar, Devrim mücadelesine kulluk ederim. Kimine göre örneğim, Kimine göre ibret. Herkes kendine ait hisseder beni, Oysa ben kendime bile ait olmadım. Zorunluluğu sevmem, Ama birçok şeyi zorunluluktan yaparım. Sınırlarım yoktur benim, Sınırlara inat, sınırsız yaşarım her şeyi. Korkularım yoktur, Kaybetmekten korkmam hiçbir şeyi. Hayal kurmam, Bu yüzden hiç kırıklığım olmamıştır. Yalnızlığı severim, Kolektif yaşam için mücadele ederim. Duvarları sevmem, Dağlardır meskenim. Belli bir kimliğim yoktur benim, Maden ocağında göçük altında kalan bir işçi, Gözaltında öldürülen gazeteciyim. Aydınlık düşlediğim için idam edilen 17 yaşında bir militan, Semah dönerken yanan bir aleviyim. Cezaevinde katledilen bir hükümlü, Tecritte hasta bir tutsağım. Sabah akşam çapa yapan bir köylü, Kavalımla dağdan dağa gezen bir çobanım. Polis copu altında “özgürlük” diye haykıran bir nefer, Kafası dipçikle ezilen bir Kürt çocuğuyum. Savaş ve silahı reddeden bir asker kaçağı, Memleket hasretiyle yanıp tutuşan bir sürgünüm. Ölen, vurulan, yanan, acıyan benim, Suçluyum, itiraf ediyorum. Ve suç işlemeye devam ediyorum. “Düşünüyorum.” Ama teslim olmuyorum. Özgürlük Yolcusu 28.09.09 |
Tarih: 21:13, 28/9/2009 Kategori: SIYASET |
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Emekçinin Yumruğu Ağırdır Çünkü O Yıldızlaşmıştır
Vardır her söylenenin bir anlamı ve bir açıklaması. Napoleon, “para para para” demiş. Başka bir düşünür de, “Parayı köleniz yapın, yoksa siz onun kölesi olursunuz.” demiş. Bunlar günümüzü görüp de söyledikleri sözlerdi sanırım. Kocaman bir dünyanın, adına para denilen bir kâğıt parçası üzerine kurulmuş olması ve insanların ona köle olmuşluğu oldukça üzüyor beni. Ne kadar çirkin yaşanmışlıklar varsa, ne kadar ödenmiş ya da ödenmeye devam eden bedeller varsa hepsinin tek suçlusu paradır. Hırsızlık yapıyorlar, çünkü yoksullar, paraları yok. Bedenlerini satıyorlar, çünkü yoksullar, paralar yok. Birçok insanın ölümünden sonra bile bağışlamaya cesaret edemedikleri organlarını satıyorlar, çünkü yoksullar, paraları yok. Üç beş kâğıt parçası uğruna cinayetler işleniyor, gencecik beyinler uyuşturuluyor ve daha nicesi… Herkes, her şey paranın etrafında pervane olmuş. Cebin doluysa her şey avuçlarında… En iyi tıbbi cihazlarla donatılmış hastanelerde tedavi, en iyi okullarda eğitim, kısacası en iyi koşullarda yaşam… Yoksulsan eğitim şansın zaten yok. İş desen çok zor… Sağlık, o da belki zar zor… Fakir, fukara, işçi, emekçi gitsin diye yaptırmışlar bir hastane, adına da devlet demişler. İnsanlara hasta oldukları için değil, mecbur oldukları için bakan, on dakikada on hasta muayene eden, beyninde tümör olan hastaya migren teşhisi koyan,” ölen ölür kalan sağlar bizimdir” zihniyetinde, vicdanı son derece rahat, kendilerini doktor diye tanımlayan gerçekte ise, bu kelimeyi kirleten adamları da oturtmuşlar içine. İktidar, vatandaşına ne de güzel koşullar sağlıyor değil mi ne kadar da destek oluyor? Kendi eksikliklerinden kaynaklanan felaketlerde halkın acısını paylaşıyor, seçim zamanları kömür dağıtıyor, insanlar açlık sınırındayken “Kriz bizi teğet geçti” diye moral veriyor. Vay be! Bu yönetimle sırtımız yere gelmez bizim, rahat olalım. İktidarın iyiliklerini bir kenara bırakıp, biraz da adaletin eşitlik ilkesinden bahsedelim. Konuyu şu gündemle başlatabiliriz mesela. Hani şu aylardır, gece gündüz kesintisiz açıklamalarda bulunulan, zengin işadamının oğlunun işlediği cinayetten bahsediyorum. Teslim olduğu zaman bırakın suçluyu, mağdura bile yapılmayan muameleyi gördü. İstanbul’un bütün emniyet birimlerinin koruması altındaydı. Hatta karakolda “Sen bizim misafirimizsin koçum” bile demişler. Bu suçu işleyen başka insanlar geldi gözümün önüne. Şaşırdım, inanamadım, yok söylememişler dedim. Çünkü adalet karşısında herkes eşitti. Yani Türk Ceza Kanunu’nun 3.Maddesi’nde öyle yazıyordu. “kişiler arasında(…) ekonomik ve diğer toplumsal konumları yönünden hiçbir ayrım yapılamaz ve hiçbir kimseye ayrıcalık tanınamaz.” Cinayeti işleyen işadamının oğlu olmasaydı eğer neler olurdu? Sıradan insanlara yapılanları bir göz önüne getirelim. Bence önce yaka paça nezarete atılırdı. Misafir olmak, üstelik yiğitlik anlamları içeren kelimeler zaten olmazdı. Bunlar yerine, cop, yumruk, tekme darbeleri, küfürler bir de ağzı yüzü dağılan adamın inlemeleri… Ardından kimseler duymadan hastaneye gidilir ve ne hikmetse “hiçbir şiddete maruz kalmamış, sağlık sorunu yoktur” diye bir rapor alınır. Ardından mahkemeye sevk edilir. Suçlunun işadamı babası, hatta belki de parası bile yoktur. Bu yüzden geniş güvenlik önlemleri de yoktur. Suçlu adliye önüne geldiğinde, acıdan olsa gerek gözlerini kin bürümüş bir yığın insanın ortasında kalır. Emniyet güçleri zor bela kurtarır linç edilmekte olan insanı, tabii bir yerleri yine dağılmıştır mutlaka. Yine aynı şekilde biz devrimcilere de güzel muamele uyguluyorlar karakollarda. Öyle değil mi yoldaşlar? Sevgi dolu sözcükler söylüyorlar, okşuyorlar, en güzel odalarında misafir ediyorlar, hatta öyle benimsemişler ki bizi, bizimle beraber eşimizi dostumuzu da sevgiyle anıyorlar, sağ olsunlar bol bol kulaklarını çınlatıyorlar. Bize olan iyimser tavırlarını yadırgamamak lazım aslında... Düşünmek, aydınlık günler için mücadele vermek güzeldir, doğru olandır. Ve doğru tektir, doğruyu reddeden ise, ahmaktır. Doğrular yitip gitmez yanlışlar gibi. Usulca bekler gün yüzüne çıkacağı zamanı. Er ya da geç çıkacaktır zaten bilir bunu. Aslında hep ortadadır doğrular bütün çıplaklığıyla. Herkesin göreceği günü bekler demek daha yerinde olacak sanırım. Gün gelecek herkes görecek bu eşitsizliği, bu adaletsizliği, bu yozlaşmayı. Herkes görecek ve geride kalacak bu karanlık günler, katran geceler. O gün geldiğinde, tek yumruk olacağız. O gün geldiğinde, yardım adı altında kömür dağıtıp rant (getirim) peşinde koşan, “hamdolsun kriz bizi teğet geçti” diye safsatalar yapan adamlar da olmayacak. İktidar, acımızı paylaşma. Kömüre doyduk artık. Kriz sana uğramadı ama bizi de teğet geçmedi. Eğer bizden kastın burjuvazi ise, senin gibi ona da uğramadı zaten. Ama emekçiyi can damarından vurdu ve hala can çekişiyor. Gün gelecek ve emekçi de seni vuracak, unutma. Bedeninden ve ruhundan çıkartamayacaksın emekçinin yıldızlaşan yumruğunun izlerini. Yurdumuzu daha da karanlık günlere götürmene, kapitalizme izin veremeyeceğiz. Paranın bizi yönetmesine de… Söz parası olanın değil, halkın olacak. İktidar, kapitalistlerin değil, yine halkın olacak. Emperyalizmin can çekişlerini göreceğiz. İşte o zaman kriz bizi teğet geçecek. İşte o zaman Türkiye, tam bağımsız ve gerçekten demokratik olacak. Devrim olacak. İşte o zaman eşitlik, özgürlük, barış ve doğru bir düzen olacak. O zaman, Deniz’ler, Yusuf’lar, Mahir’ler, Ernesto’lar derin bir nefes alacak. Duygu Oruç Özgürlük Yolcusu 26.09.09 |
Tarih: 17:35, 26/9/2009 Kategori: SIYASET |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
TECRİT ÖLDÜRÜYOR AKP KATLİAMCI KARARLILIĞIYLA ADALETSİZLİĞE DEVA
  Adana'da Balcalı Hastanesi'nin bodrum katında tutuklulara ayrılmış bir hücrede Güler Zere adlı devrimci bir tutsak var. Yıllarca insanca yaşam, emek, özgürlük adına mücadele etti. 23 yaşında tutuklandı, şimdi 37 yaşında ve ölüm başucunda... Tecrit ve işkencelerle geçen yılların sonunda kansere yakalandı. Güler Zere, ağız kanseri. Damağı tümüyle alınmış durumda. İçinde bulunduğu koşullarda bırakın tedaviyi beslenmesi bile sağlanmıyor. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Anabilim Dalı, "Tutukluluk koşullarında tedavisi mümkün değildir." diye rapor verdi. Katliamcı AKP yönetimindeki Adli Tıp'ın devrimci düşmanı yöneticileri ise, kanserin son aşamasına gelmiş bir hasta için "Cezasının infazına devam edebilir." raporu verdiler. Başta Zere olmak üzere, hasta tutsakları görmezden gelen Adalet Bakanlığı ve Adli Tıp Kurumu, hukuk ve bilime göre değil, devrimcilere olan düşmanlıklarıyla karar veriyorlar. Doktorlar hayat kurtarmak, insanı sağlığına kavuşturmakla görevlidir. İnsanları kaygısızca ölüme itmekle değil...İşkenceci doktorlar teşhir ve tecrit edilmelidir. TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı Zafer Üskül, Güler Zere'yi ziyaret ettikten sonra, "Gayet temiz bir yerdi, orada tedavi edilebilir." demişti. Üskül'e o koğuşlardan çıkan cenazeleri gayet iyi bildiğimizi, 3 hafta önce de İsmet Ablak'ın ölü bedeninin o koğuşların birinden çıktığını önemle hatırlatırız. Kanser hastası devrimci tutsak Güler Zere, tüm dünyanın tanıklığında açıkça katlediliyor, AKP ise, katliamcı kararlılığıyla adaletsizliğe devam ediyor. Tutukluların hastalıklarının bile ciddiye alınmadığı F Tipi cezaevlerine, tecrite ve AKP'ye hayır! Güler Zere, Erol Zavar, Yusuf Kaplan, Aynur Epli, Nesimi Kalkan, ... ve tüm hasta tutsaklara özgürlük!
CEZAEVLERİ MERKEZİ PLATFORMU'NDAN AÇIKLAMA:
"Cezaevleri Merkezi Platformu( DHKP-C, Direniş Hareketi, MKP, MLKP, TİKB, TKP/ML) 3 Ağustos 2009 tarihinde bir açıklama yaptı. Açıklamada Güler Zere ve hasta tutsakların durumuna değinildi. Açıklamada şu görüşlere yer verildi. " Türkiye'de idam cezası kaldırılmıştır, ancak idam cezasını aratmayacak uygulama ve yaptırımlarla yüzlerce tutsak ölüme mahkum edilmiştir. Son olarak Erzurum Cezaevi'nde bulunan tutsak İsmet Ablak'ın cenazesi ailesine teslim edilmiştir. (...) Son olarak 6 ay içerisinde 7 tutsak öldürülmüştür. Hasta tutsakların katledilmesine ve adaletsizliğe karşı daha yüksek sesle haykıralım. Yaşam tehlikesi bulunan tutsaklara özgürlük talebini daha yüksek sesle haykıralım. Sesimiz yeterince gür çıkarsa mutlaka başarırız. Güler Zere'ye özgürlük! Hasta tutsaklara özgürlük! "
Daha yüksek sesle haykıralım. Sesimiz yeterince gür çıkarsa mutlaka başarırız. Güler Zere'ye özgürlük, hasta tutsaklara ÖZGÜRLÜK!
Duygu Oruç Özgürlük Yolcusu 14/ 08/09 |
Tarih: 01:37, 14/8/2009 Kategori: SIYASET |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
|